19 Nisan 2012 Perşembe

KAL

‘’Daha fazla devam etmek istemiyorum.’’ dediğinde bir süredir bazı şeylerin ters gittiğini ve kötü bir haberin kapıda olduğunu seziyordum zaten. ‘’Buraya kadar, ayrılıyoruz.’’
‘’Bu da nerden çıktı şimdi?’’
‘’Yürümüyor artık, lütfen daha da zorlaştırma durumu.’’
Gerçekten de kararlı görünüyordu. Bir süre sessiz kaldıktan sonra gözlerinin içine bakarak ‘’kal lütfen’’, dedim. ‘’Hayatta zaten yeteri kadar şey var bizi didikleyen. Köprü trafiği, kanser olma korkusu, sivrisinekler, uykusuzluk. Siyaset. Dolmuş şoförleri. Televizyon. Her şey ve herkes, hiç durmadan, sürekli ve ağır ağır tüketiyor. Şimdi gidersen sen, daha da zorlaşacak. Bu yüzden gitme, kal. Ve lütfen hatırla. Sana hep sadık olduğumu, hiçbir özel günümüzü unutmadığımı. Ve evinin gıcırdayan kapılarını benim tamir ettiğimi. Sebep yok gitmen için. Benden uzun süre ayrı kalınca biraz kafan karışmış, hepsi bu. Birlikte nasıl mutlu olduğumuzu hatırla. Ve kal.’’
Uzun uzun baktı, bir on saniye kadar, ve ‘’olmaz’’ dedi. ‘’senden İki hafta ayrı kalınca yeniden nefes aldım sanki. Sana karşı bir şey hissetmediğimden eminim artık. Yoruldum çünkü. Her geçen gün üzerime daha fazla gelmenden, durduk yerde tuhaf kuruntulara kapılmandan ve olur olmaz girdiğin kıskançlık krizlerinden yoruldum. Ben birisiyle birlikteysem eğer, sakin bir atlıkarıncadaymışım gibi hissetmek isterim, lanet bir kamikazedeymişim gibi değil. O yüzden kararlıyım. Ve gidiyorum.’’
Hızlıca ayağa kalktı, ıvır zıvırlarını çantasına tıktı ve kalkıp gitti. Masada öylece kalakaldım. Ne hisseder insan, ne yapar?
Hesabı ödeyip sokağa çıktım ve akşamüstü güneşinin altında ağır ağır yürürken olanları düşünmeye başladım. Onu hala seviyordum kuşkusuz, ama büyük bir haksızlığa uğradığımı da düşünüyordum diğer yandan. Ona göre sevgim ilişkinin bir noktasından sonra boğucu bir hal almıştı ve bu da bana olan aşkını tüketmişti. Çok mu üstüne gitmiştim gerçekten? Kendimi buruşuk bir saman kağıdı gibi hissediyordum. İşin kötü tarafı önümüzdeki iki hafta da izinli oluşumdu. Böyle durumlarda çok fazla boş vakit çekilen acıyı çoğaltır, çünkü bazen iş güç derken kederlenmeye bile fırsat bulamaz insan.
Adımlarım beni doğrudan evime götürdü. Kapıdan içeriye girmemle buzdolabına yapıştırdığı eski bir notu görmem bir oldu. Salonda otuz altı numara pofuduk terlikleri, banyoda birkaç tane saç tokası, çerçeveli fotoğrafımız ve yatağımın üstünde her bir bölümünde ‘’suck me’’ yazan bir sutyen. Bir buçuk yıllık ilişkiden arta kalan somut nesnelerin listesi. Terk edilen adamı evinde bekleyen karşılama komitesi.
Günler geçtikçe onu unutmak için yeni alışkanlıklar edindim kendi kendime. Üç tane hatırı sayılır zorluktaki puzzle’ı tamamladım mesela. Yerli yabancı fark etmeksizin birçok dizinin son bölümüne kadar geldim. Sakal bıraktım. Migrostan malzeme alıp evde suşi yapmayı bile denedim. Aynı zamanda hiç durmadan içiyordum. İşin garip yanı, ne hissettiğimden tam emin de değildim. İnsanın hayatında büyük kırılmalar vardır. Çok sevdiğin birinin ölmesi gibi, alelade bir Salı günü işten kovulmak gibi, terk edilmek gibi. Böyle anlarda sıcağı sıcağına ne hissedeceğini bilemezsin, çünkü fazla pompalanmış öfke veya üzüntü yanıltır seni. Ancak belirli bir süre geçtikten sonra doğru analiz edersin kendini. Şimdi kendime baktığımda kederli olmadığımı biliyordum. Onu özlemiyordum da. Sersemlemiş ve yalnız hissediyordum sadece.
Ayrılığın beşinci gününde balkonda bira içip tembel tembel sineklenirken telefon çaldı. Kaan’dı arayan.
‘’Naber yavrum, nasıl gidiyor?’’
‘’Bombok. Selin terk etti. Yeni duruma alışmaya çalışıyorum.’’  
‘’Neymiş derdi?’’
‘’Sakin bir atlıkarıncaya binmek istiyormuş.’’
‘’Siktir et. Sen nasıl hissediyorsun peki?’’
‘’Bütün çarpışan arabalar benimkini buluyormuş gibi. Balerinin eteğinden fırlatılmış gibi.
‘’Nedir bu lunapark tripleri? Atla gel bana hadi. Sen şimdi evde yalnızken bayılırsın olayı gereksiz yere dramatize etmeye.’’
‘’Abi hiç evden çıkasım yok. Başka zaman belki.’’
‘’O zaman sana vereceğim ayrılık reçetesini uygulayacaksın.’’
‘’Tamam bakarız. Neymiş reçete?’’
‘’Evden dışarıya çık ve kendine yeni bir vajina bul.’’ dedi ve telefonu kapattı.
Kaan, çeyrek yüzyıla yakın zamanda tanıdığım en tuhaf, en sıra dışı insandı. Zorunlu kalmadıkça evden çıkmazdı. Geçimini sağa sola yaptığı çevirilerden ve arada sırada yayımlattığı karanlık şiirlerden aldığı telifle sağlıyordu. Uğurlu sayısı kök onbirdi ve yalnızca kusurlu olan şeylere ilgi duyardı. Hayatına giren bütün kızlar fiziksel anlamda çirkin insanlardı mesela. Evinde sakat bir kedi besliyordu. Kapı zilini bilerek bozmuştu. ‘’Muzun en tatlı kısmı biraz kararmış olan yeridir.’’ Diye örnekledi durumu bir gün. ‘’Kendimi eksik hissetmemeye ihtiyacım var. Kusurlara bağımlıyım çünkü ben de mükemmel değilim. Ne demek istediğimi anlıyor musun?’’
Telefon konuşmasından iki gün sonra, artık evde durmaktan bunaldığımdan belki, Kaan’ın reçetesini hayata geçirmeye karar verdim ama bir buçuk yıllık bir ilişkiden yeni çıktığımdan kızları tavlamak için gereken bazı püf noktalarını unutmuştum. Kaan’ı aradım tekrar.
‘’Abi reçeteni uygulamaya karar verdim ama birkaç tavsiyeye ihtiyacım var.’’
‘’Yapman gereken üç şey var’’ Dedi kendinden emin bir şekilde. ‘’Onlarla konuşurken gözlerini kıs. Çok alçak bir ses tonuyla konuş. Ve sakallarını biraz kısalt.’’
‘’Sakal bıraktığımı nereden biliyorsun?’’
‘’Sesin sakallı birinin sesine benziyor’’ dedi ve telefonu kapattı.
Kalp ameliyatına girecek olan bir hastanın kendini cerraha emanet ettiği gibi emanet etmiştim kendimi ona ve dediklerini bir bir uygulamaya soktum. Güzel bir duş aldım önce, sakallarımı kısalttım, gömleğimi giyip Asmalı’ya doğru yöneldim. Erkeksen ve yalnızsan ortalama bir bara girmek için iki şansın var: Güvenliği tanımak veya ‘’ünlü’’ olmak. Ben henüz ünsüzdüm ama kapıyı tanıyordum ve güvenlikle kısa bir sohbetten sonra içeri girdim. Hafta içi olduğundan çok kalabalık değildi, birkaç masa doluydu sadece. Doğrudan bara yöneldim. Bir bira söyledim. 3 yan taburede tek başına esmer bir kadın oturmuş beceriksizce önündeki bira şişesinin kağıdını soymaya çalışıyordu. Sanki o an o barda bulunmasının tek amacı elindeki bira şişesinin kağıdını soymak gibi çabalıyordu. O kadar beceriksizdi ki neredeyse sevimliydi. Eğer bir kadın İstanbul’da bir bar taburesinde yalnız oturuyorsa genellikle iki ihtimal vardır: Barmenin arkadaşı olabilir. Az önce tuvalete giden iri yarı erkek arkadaşının yanına dönmesini bekliyor olabilir. Belli ki bugün bir istisnayla karşı karşıyaydım. Hemen reçeteyi uygulamaya koyuldum. Gözlerimi kıstım ve bira şişesinin kağıdını soymaya çalışan esmer kadına çok alçak bir ses tonuyla ‘’tırnaklarını uzatmalısın.’’ Dedim, ‘’yardımı olabilir.’’
‘’Sen de kimsin?’’
‘’Ben kopuk bir düğmeyim.’’ diye cevapladım. ‘’Sekiz sene önce annemin ceketinden koptum. O günden bu yana nereye yamansam sallanıp düşüyorum. En pahalı elbiselerde bile tutunamadım. Ucuz olanlarda hiç barınamadım. Son olarak, yedi gün önce kız arkadaşımın pantolonundan koptum ve yuvarlana yuvarlana yanına kadar geldim.’’
‘’Peki sevgili kopuk düğme’’ dedi, ‘’benden ne istiyorsun?’’
‘’Senden beni dikmeni istiyorum.’’ dedim. ‘’Ama beni öyle bir dik ki, bir daha yere hiç düşmeyeyim.’’
‘’Peki ben oradan bakınca bir terziye mi benziyorum?’’
‘’Neden olmasın? O kağıdı o kadar hevesli soyan hevesli de giydirir.’’
Birasının kalanını içti, ben de içtim ve yanındaki tabureye oturarak ikimiz için birer bira daha söyledim. İçkisini bitirdiğinde ‘’Evin var mı?’’ diye sordu. 
Sabah gözümü açtığımda aceleyle giyinmeye çalışıyordu. ‘’Günaydın çok oldu mu uyanalı?’’ Dedim. ‘’Günaydın. hemen gitmek zorundayım, işlerim var halletmem gereken. Dün telefonumu nereye koymuştum gördün mü?’’
Beklediğim bir cevap değildi bu. Dün gece yaşadığımız şeyi matematiksel bir olay olmaktan çıkarıp karşılıklı bir diyaloğa dönüştürmekti benim istediğim.
‘’Görmedim telefonunu ama buluruz. Kahvaltı edelim hiç değilse, adını bile bilmiyorum daha.’’
‘’Gerçekten gitmem lazım’’ dedi telaş içinde sağa sola bakınırken.
Kal demek gelse de içimden fazla ısrar etmedim. Yorganın altından telaşlı bir şekilde toparlanışını izledim. Hoşça kal dedi, yanağıma bir öpücük kondurdu ve kapıyı çekip çıktı. Bir süre tavanı izleyerek yatmaya devam ettim. Sonra kalktım, yüzümü yıkamadan önce mutfağa gidip önceki günden kalan suşilerden attım ağzıma birkaç tane.

19 Mart 2012 Pazartesi

bir oda istiyorum

Sinan, yerel bir kunduracıda tezgahtarlık yapıyordu. Ceren, Sinan’ın kız arkadaşıydı. Çocukluk yıllarını birlikte geçirdikleri İzmir’den kalkıp altı sene önce Edirne’ye, Sinan’ın çalıştığı şehre gelmişti Ceren, üniversite için. ‘’Bak anne’’ demişti mutfakta tartışırlarken bir gün, ‘’maddi imkansızlıklarından dolayı üniversiteye gitmek yerine çalışmaya başlamış olması onun suçu değil, tezgahtarlık yapması da. Hayatımı ondan uzakta sürdürmek istemiyorum ve Edirne’ye gideceğim. Bunu ne sen engelleyebilirsin ne de babam engelleyebilir.’’ Neticede 2003 sonbaharında Ceren Edirne Tıp fakültesine girmiş ve mesele kapanmıştı.
Öğleden sonra telefon çaldığında evimin Abbasağa’ya bakan terasında oturmuş titizlikle haftalık iddia bültenini inceliyordum. Sinan’dı arayan. Ceren’in tus sınavına girmesi gerekiyordu ve bunu yapabileceği en yakın kent İstanbul’du fakat henüz beş yaşındayken dedesinin cenazesinde bulunmasını saymazsak Ceren daha önce İstanbul’a hiç gelmemişti. Sinan’ın İstanbul’da tanıdığı tek kişi olarak Ceren’i bir otele yerleştirip onunla ilgilenebilir miydim? Onu sınava gireceği okula kadar götürüp sınava tam vaktinde girdiğinden emin olabilir miydim?
Bir aydır neredeyse evden dışarıya adımımı atmadığımdan ve ganyan bayiinde gişede duran Taner abi dışında hemen hemen kimseyle konuşmadığımdan böyle bir değişikliğin bana iyi geleceğini düşündüm ve kabul ettim. ‘’Elbette Sinan’’ dedim. ‘’İçin rahat olabilir.’’
Ceren İzmir Lisesi’nin açık ara en güzel kızıydı. Simsiyah uzun saçları, yalnızca doğru yerlerde iri vücudu, baktığı kişiyi delip geçen gözleri vardı ve çok kısa etekler giyerdi. Bu yüzden Sinan dışında okuldaki hiçbir erkek ona yaklaşmaya cesaret edemedi. Çirkinlik kadar öldürücü güzellik de yalnızlığa sebep olabilir. Ancak karşı cinsten birinin yeterli miktarda özgüveni bu yalnızlığa son verir.
Sinan özgüveni yüksek, peşin hükümlü, dürüst ve çirkin bir çocuktu. Okulda çok az arkadaşı vardı ve fazla konuşmazdı. Nedenini bilmiyorum ama ben de Sinan’ın arkadaş olarak kabul ettiği azınlık grubun içindeydim. Bir gün öğleden sonra dersi kırıp okulun hemen karşı sokağında bulunan mesut abinin meyhanesinde bira içmeye gitmiştik. Havadan sudan konuşup sakin sakin biralarımızı yudumlarken birden bire ciddileşip. ‘’2001 krizi’’ demişti, ‘’Türkiye’de birçok kişiden birçok şey götürdü, benden de babamı. Babam bir gecede her şeyini yitirdi. Çok zor zamanlardan geçtik, buhranlı zamanlardan.Ve dayanamadı sonunda. İntihar etti. ‘’ Bazen böyle olur. Birisi yaşadığı büyük bir acıyı paylaştığında size söyleyecek hiçbir şey bırakmaz, kelimelerin havada asılı kaldığı ağır bir atmosfer yayılır havaya.
Sinanlar meyhanede içtiğimiz o günden sonra iki ay daha dayanabildiler. Anneannesinin Edirne’de kendisine ait bir evi vardı ve İzmir’de kira ödemeye devam etmektense annesiyle birlikte Edirne’ye yerleştiler. Orada liseyi bitirir bitirmez de çalışmaya başladı. Mimar olma hayalinden, İzmir’den; tozun toprağın, çiçeğin, havanın birbirine karışmasından doğan ve kendisine hep aynı şeyi hatırlatan mahallesine özgü o kokudan vazgeçti. Ama Ceren’den vazgeçmedi… Birliktelikleri dokuz sene boyunca devam ederek Sinan’ın benden Ceren’e göz kulak olmamı istediği bugüne kadar geldi.
Ön camında Edirne-İstanbul yazan otobüs ağır ağır perona yanaşırken otogara henüz gelmiştim. Cam kenarında gördüm onu hemen. Otobüsten indiğinde görüşmediğimiz seneler içinde daha da güzelleştiğini fark ettim. Üzerinde en az lisede giydiği etekler kadar kısa bir elbise vardı ve yerde sürüyerek taşıdığı minik, yeşil bir bavulla bana doğru gelirken kaldırımdaki simitçi çocukların bakışları doğrudan onu takip ediyordu. Sarıldık, birkaç saniye durup gülümseyerek birbirimize baktık ve bir taksi çevirmek için terminalin çıkışına doğru yöneldik.
‘’Naber Ceren nasıl geçti yolculuğun?’’
‘’İyi ya geldik hemen. Yakın mı kalacağım yer? Sen napıyosun asıl? Çok değişmişsin, tanıyamadım resmen. Özledim seni...’’
Doğruyu söylemek gerekirse daha okulda gördüğüm ilk gün çok beğenmiştim onu. Benim için fazla olduğunu düşünmüştüm ama. Rekabet etmek ve girmek istemediğim zahmetlere katlanmak bana göre değildi. Üstelik yüzüm ergenlik sivilcelerinden kıpkırmızıyken Ceren gibi bir kızın benimle birlikte olacağını düşünmek komik olurdu.
‘’Ben de özledim.’’, dedim. ‘’Çok şey var konuşacak ama önce otele gidip bavulunu bırakalım.’’
Lisedeyken bir hafta sonu abimle Galatasaray Bucaspor maçını izlemek için İstanbul’a geldiğimizde kaldığımız otele götürdüm doğrudan onu, bildiğim tek otel de oydu zaten. Kapıdan girdik. Resepsiyon girişte hemen sağdaydı.
‘’Bir oda istiyorum.’’
‘’Çift kişilk mi?’’
‘’Hayır, sadece arkadaşım kalacak.’’
Resepsiyonist bazı belgeler getirmek için içeriye gitti, biz de beklemeye başladık. Çok samimi olmadığınız birisiyle yıllar sonra görüşüyorsanız ve bu görüşme bir taraf için bir tür zorunluluktan kaynaklanıyorsa araya uzun sessizliklerin girmesi kaçınılmaz oluyor. Lobiye çevirdim bakışlarımı. Bir baba oğul, belli ki adam oğlunu bir sınava veya maça filan getirmiş köyden, kasabadan. Bir diğeri yaşlı bir çift. Kadının saçları beyaz, sıkılıyor gibi, adam hep konuşuyor.
‘’Anahtarlarınız, efendim. Oda 202. İkinci katta koridorun sonunda. Bavulunuz için yardım ister misiniz?’’
İstemedik. Ödemeyi peşin yaptı. Bavulunu yukarı kadar çıkardım.
‘’Geç oldu ben kaçayım, hem sen tekrar yaparsın biraz, yarın sınavdan sonra görüşürüz artık.’’
‘’Gelmek istemez misin içeri, laflarız biraz?’’
Geri çevirmedim. Küçük ama konforlu bir odaydı. Temiz bir banyo, yan odada tek kişilik yatak ve pencerenin önünde ikili bir kanepe . Bir de küçük bir ayna. Ben kanepeye oturdum, o da yanıma, dizleri bana dönük.
‘’Ee, hazır mısın sınava?’’
‘’Hazırım, ama değil de gibiyim. Bilmiyorum yaa, bitsin de bir an önce, ne olursa olsun sonra.’’
Konuşurken eteği iyice sıyrılmıştı ve ben istemeden de olsa bacaklarına bakıyordum. ‘’Sıyırsam şu eteği’’ diye geçirdim içimden, ‘’saçlarını okşasam ve boynundan öpsem yavaşça. Sinan bilmek zorunda değil ki hem. Tek gecelik bir macera. Birbirini bir daha görmek zorunda olmayan iki eski arkadaşın bir anlık zaafı. Hayati bir sınav öncesi doğal bir gevşeme egzersizi.’’ Öksürdü ve sıkılganlıkla aniden ayağa kalktı Ceren, fark etmiş olmalıydı durumu.
‘’Cam açayım biraz, çok havasız odanın içi.’’
‘’Ben de kalkayım yavaş yavaş’’ diyebildim, ‘’hem senin dinlenmen lazım.’’
Kal demedi, kapıya kadar yolcu bile etmedi, iğrenmiş olmalıydı benden. Haksız da sayılmazdı. Ne biçim bir adamdım ben? Şahsi tarihi acılarla dolu arkadaşına ihanet etmekten tereddüt etmeyen fırsatçı bir sapık?
Koşarak indim merdivenlerden. Lobideki köylü çocuk veya sıkılmakta olan yaşlı kadın ben olsaydım keşke diye düşündüm. Hızla çıktım otelden ve taksiye binip doğruca evime gittim. Zor attım yatağa kendimi. Gözlerimi sıkıca kapattım. Güzel şeyler düşünerek unutmalıyım olanları diye düşündüm, aklımdan kovmaya çalıştım Ceren’i, yalnızlığımı, dedemden kalan evde baba parasıyla yaşamaya devam eden bir hiç olduğum düşüncesini. Terası, rüzgarı düşündüm. Sonra başka güzel şeyleri de, ayın en güzel halini, mesut abinin meyhanesinde harcanan kayıtsız lise günlerini düşünerek uykuya daldım.