‘’Daha fazla devam etmek istemiyorum.’’ dediğinde bir süredir bazı şeylerin ters gittiğini ve kötü bir haberin kapıda olduğunu seziyordum zaten. ‘’Buraya kadar, ayrılıyoruz.’’
‘’Bu da nerden çıktı şimdi?’’
‘’Yürümüyor artık, lütfen daha da zorlaştırma durumu.’’
Gerçekten de kararlı görünüyordu. Bir süre sessiz kaldıktan sonra gözlerinin içine bakarak ‘’kal lütfen’’, dedim. ‘’Hayatta zaten yeteri kadar şey var bizi didikleyen. Köprü trafiği, kanser olma korkusu, sivrisinekler, uykusuzluk. Siyaset. Dolmuş şoförleri. Televizyon. Her şey ve herkes, hiç durmadan, sürekli ve ağır ağır tüketiyor. Şimdi gidersen sen, daha da zorlaşacak. Bu yüzden gitme, kal. Ve lütfen hatırla. Sana hep sadık olduğumu, hiçbir özel günümüzü unutmadığımı. Ve evinin gıcırdayan kapılarını benim tamir ettiğimi. Sebep yok gitmen için. Benden uzun süre ayrı kalınca biraz kafan karışmış, hepsi bu. Birlikte nasıl mutlu olduğumuzu hatırla. Ve kal.’’
Uzun uzun baktı, bir on saniye kadar, ve ‘’olmaz’’ dedi. ‘’senden İki hafta ayrı kalınca yeniden nefes aldım sanki. Sana karşı bir şey hissetmediğimden eminim artık. Yoruldum çünkü. Her geçen gün üzerime daha fazla gelmenden, durduk yerde tuhaf kuruntulara kapılmandan ve olur olmaz girdiğin kıskançlık krizlerinden yoruldum. Ben birisiyle birlikteysem eğer, sakin bir atlıkarıncadaymışım gibi hissetmek isterim, lanet bir kamikazedeymişim gibi değil. O yüzden kararlıyım. Ve gidiyorum.’’
Hızlıca ayağa kalktı, ıvır zıvırlarını çantasına tıktı ve kalkıp gitti. Masada öylece kalakaldım. Ne hisseder insan, ne yapar?
Hesabı ödeyip sokağa çıktım ve akşamüstü güneşinin altında ağır ağır yürürken olanları düşünmeye başladım. Onu hala seviyordum kuşkusuz, ama büyük bir haksızlığa uğradığımı da düşünüyordum diğer yandan. Ona göre sevgim ilişkinin bir noktasından sonra boğucu bir hal almıştı ve bu da bana olan aşkını tüketmişti. Çok mu üstüne gitmiştim gerçekten? Kendimi buruşuk bir saman kağıdı gibi hissediyordum. İşin kötü tarafı önümüzdeki iki hafta da izinli oluşumdu. Böyle durumlarda çok fazla boş vakit çekilen acıyı çoğaltır, çünkü bazen iş güç derken kederlenmeye bile fırsat bulamaz insan.
Adımlarım beni doğrudan evime götürdü. Kapıdan içeriye girmemle buzdolabına yapıştırdığı eski bir notu görmem bir oldu. Salonda otuz altı numara pofuduk terlikleri, banyoda birkaç tane saç tokası, çerçeveli fotoğrafımız ve yatağımın üstünde her bir bölümünde ‘’suck me’’ yazan bir sutyen. Bir buçuk yıllık ilişkiden arta kalan somut nesnelerin listesi. Terk edilen adamı evinde bekleyen karşılama komitesi.
Günler geçtikçe onu unutmak için yeni alışkanlıklar edindim kendi kendime. Üç tane hatırı sayılır zorluktaki puzzle’ı tamamladım mesela. Yerli yabancı fark etmeksizin birçok dizinin son bölümüne kadar geldim. Sakal bıraktım. Migrostan malzeme alıp evde suşi yapmayı bile denedim. Aynı zamanda hiç durmadan içiyordum. İşin garip yanı, ne hissettiğimden tam emin de değildim. İnsanın hayatında büyük kırılmalar vardır. Çok sevdiğin birinin ölmesi gibi, alelade bir Salı günü işten kovulmak gibi, terk edilmek gibi. Böyle anlarda sıcağı sıcağına ne hissedeceğini bilemezsin, çünkü fazla pompalanmış öfke veya üzüntü yanıltır seni. Ancak belirli bir süre geçtikten sonra doğru analiz edersin kendini. Şimdi kendime baktığımda kederli olmadığımı biliyordum. Onu özlemiyordum da. Sersemlemiş ve yalnız hissediyordum sadece.
Ayrılığın beşinci gününde balkonda bira içip tembel tembel sineklenirken telefon çaldı. Kaan’dı arayan.
‘’Naber yavrum, nasıl gidiyor?’’
‘’Bombok. Selin terk etti. Yeni duruma alışmaya çalışıyorum.’’
‘’Neymiş derdi?’’
‘’Sakin bir atlıkarıncaya binmek istiyormuş.’’
‘’Siktir et. Sen nasıl hissediyorsun peki?’’
‘’Bütün çarpışan arabalar benimkini buluyormuş gibi. Balerinin eteğinden fırlatılmış gibi.
‘’Nedir bu lunapark tripleri? Atla gel bana hadi. Sen şimdi evde yalnızken bayılırsın olayı gereksiz yere dramatize etmeye.’’
‘’Abi hiç evden çıkasım yok. Başka zaman belki.’’
‘’O zaman sana vereceğim ayrılık reçetesini uygulayacaksın.’’
‘’Tamam bakarız. Neymiş reçete?’’
‘’Evden dışarıya çık ve kendine yeni bir vajina bul.’’ dedi ve telefonu kapattı.
Kaan, çeyrek yüzyıla yakın zamanda tanıdığım en tuhaf, en sıra dışı insandı. Zorunlu kalmadıkça evden çıkmazdı. Geçimini sağa sola yaptığı çevirilerden ve arada sırada yayımlattığı karanlık şiirlerden aldığı telifle sağlıyordu. Uğurlu sayısı kök onbirdi ve yalnızca kusurlu olan şeylere ilgi duyardı. Hayatına giren bütün kızlar fiziksel anlamda çirkin insanlardı mesela. Evinde sakat bir kedi besliyordu. Kapı zilini bilerek bozmuştu. ‘’Muzun en tatlı kısmı biraz kararmış olan yeridir.’’ Diye örnekledi durumu bir gün. ‘’Kendimi eksik hissetmemeye ihtiyacım var. Kusurlara bağımlıyım çünkü ben de mükemmel değilim. Ne demek istediğimi anlıyor musun?’’
Telefon konuşmasından iki gün sonra, artık evde durmaktan bunaldığımdan belki, Kaan’ın reçetesini hayata geçirmeye karar verdim ama bir buçuk yıllık bir ilişkiden yeni çıktığımdan kızları tavlamak için gereken bazı püf noktalarını unutmuştum. Kaan’ı aradım tekrar.
‘’Abi reçeteni uygulamaya karar verdim ama birkaç tavsiyeye ihtiyacım var.’’
‘’Yapman gereken üç şey var’’ Dedi kendinden emin bir şekilde. ‘’Onlarla konuşurken gözlerini kıs. Çok alçak bir ses tonuyla konuş. Ve sakallarını biraz kısalt.’’
‘’Sakal bıraktığımı nereden biliyorsun?’’
‘’Sesin sakallı birinin sesine benziyor’’ dedi ve telefonu kapattı.
Kalp ameliyatına girecek olan bir hastanın kendini cerraha emanet ettiği gibi emanet etmiştim kendimi ona ve dediklerini bir bir uygulamaya soktum. Güzel bir duş aldım önce, sakallarımı kısalttım, gömleğimi giyip Asmalı’ya doğru yöneldim. Erkeksen ve yalnızsan ortalama bir bara girmek için iki şansın var: Güvenliği tanımak veya ‘’ünlü’’ olmak. Ben henüz ünsüzdüm ama kapıyı tanıyordum ve güvenlikle kısa bir sohbetten sonra içeri girdim. Hafta içi olduğundan çok kalabalık değildi, birkaç masa doluydu sadece. Doğrudan bara yöneldim. Bir bira söyledim. 3 yan taburede tek başına esmer bir kadın oturmuş beceriksizce önündeki bira şişesinin kağıdını soymaya çalışıyordu. Sanki o an o barda bulunmasının tek amacı elindeki bira şişesinin kağıdını soymak gibi çabalıyordu. O kadar beceriksizdi ki neredeyse sevimliydi. Eğer bir kadın İstanbul’da bir bar taburesinde yalnız oturuyorsa genellikle iki ihtimal vardır: Barmenin arkadaşı olabilir. Az önce tuvalete giden iri yarı erkek arkadaşının yanına dönmesini bekliyor olabilir. Belli ki bugün bir istisnayla karşı karşıyaydım. Hemen reçeteyi uygulamaya koyuldum. Gözlerimi kıstım ve bira şişesinin kağıdını soymaya çalışan esmer kadına çok alçak bir ses tonuyla ‘’tırnaklarını uzatmalısın.’’ Dedim, ‘’yardımı olabilir.’’
‘’Sen de kimsin?’’
‘’Ben kopuk bir düğmeyim.’’ diye cevapladım. ‘’Sekiz sene önce annemin ceketinden koptum. O günden bu yana nereye yamansam sallanıp düşüyorum. En pahalı elbiselerde bile tutunamadım. Ucuz olanlarda hiç barınamadım. Son olarak, yedi gün önce kız arkadaşımın pantolonundan koptum ve yuvarlana yuvarlana yanına kadar geldim.’’
‘’Peki sevgili kopuk düğme’’ dedi, ‘’benden ne istiyorsun?’’
‘’Senden beni dikmeni istiyorum.’’ dedim. ‘’Ama beni öyle bir dik ki, bir daha yere hiç düşmeyeyim.’’
‘’Peki ben oradan bakınca bir terziye mi benziyorum?’’
‘’Neden olmasın? O kağıdı o kadar hevesli soyan hevesli de giydirir.’’
Birasının kalanını içti, ben de içtim ve yanındaki tabureye oturarak ikimiz için birer bira daha söyledim. İçkisini bitirdiğinde ‘’Evin var mı?’’ diye sordu.
Sabah gözümü açtığımda aceleyle giyinmeye çalışıyordu. ‘’Günaydın çok oldu mu uyanalı?’’ Dedim. ‘’Günaydın. hemen gitmek zorundayım, işlerim var halletmem gereken. Dün telefonumu nereye koymuştum gördün mü?’’
Beklediğim bir cevap değildi bu. Dün gece yaşadığımız şeyi matematiksel bir olay olmaktan çıkarıp karşılıklı bir diyaloğa dönüştürmekti benim istediğim.
‘’Görmedim telefonunu ama buluruz. Kahvaltı edelim hiç değilse, adını bile bilmiyorum daha.’’
‘’Gerçekten gitmem lazım’’ dedi telaş içinde sağa sola bakınırken.
Kal demek gelse de içimden fazla ısrar etmedim. Yorganın altından telaşlı bir şekilde toparlanışını izledim. Hoşça kal dedi, yanağıma bir öpücük kondurdu ve kapıyı çekip çıktı. Bir süre tavanı izleyerek yatmaya devam ettim. Sonra kalktım, yüzümü yıkamadan önce mutfağa gidip önceki günden kalan suşilerden attım ağzıma birkaç tane.