Sinan, yerel bir kunduracıda tezgahtarlık yapıyordu. Ceren, Sinan’ın kız arkadaşıydı. Çocukluk yıllarını birlikte geçirdikleri İzmir’den kalkıp altı sene önce Edirne’ye, Sinan’ın çalıştığı şehre gelmişti Ceren, üniversite için. ‘’Bak anne’’ demişti mutfakta tartışırlarken bir gün, ‘’maddi imkansızlıklarından dolayı üniversiteye gitmek yerine çalışmaya başlamış olması onun suçu değil, tezgahtarlık yapması da. Hayatımı ondan uzakta sürdürmek istemiyorum ve Edirne’ye gideceğim. Bunu ne sen engelleyebilirsin ne de babam engelleyebilir.’’ Neticede 2003 sonbaharında Ceren Edirne Tıp fakültesine girmiş ve mesele kapanmıştı.
Öğleden sonra telefon çaldığında evimin Abbasağa’ya bakan terasında oturmuş titizlikle haftalık iddia bültenini inceliyordum. Sinan’dı arayan. Ceren’in tus sınavına girmesi gerekiyordu ve bunu yapabileceği en yakın kent İstanbul’du fakat henüz beş yaşındayken dedesinin cenazesinde bulunmasını saymazsak Ceren daha önce İstanbul’a hiç gelmemişti. Sinan’ın İstanbul’da tanıdığı tek kişi olarak Ceren’i bir otele yerleştirip onunla ilgilenebilir miydim? Onu sınava gireceği okula kadar götürüp sınava tam vaktinde girdiğinden emin olabilir miydim?
Bir aydır neredeyse evden dışarıya adımımı atmadığımdan ve ganyan bayiinde gişede duran Taner abi dışında hemen hemen kimseyle konuşmadığımdan böyle bir değişikliğin bana iyi geleceğini düşündüm ve kabul ettim. ‘’Elbette Sinan’’ dedim. ‘’İçin rahat olabilir.’’
Ceren İzmir Lisesi’nin açık ara en güzel kızıydı. Simsiyah uzun saçları, yalnızca doğru yerlerde iri vücudu, baktığı kişiyi delip geçen gözleri vardı ve çok kısa etekler giyerdi. Bu yüzden Sinan dışında okuldaki hiçbir erkek ona yaklaşmaya cesaret edemedi. Çirkinlik kadar öldürücü güzellik de yalnızlığa sebep olabilir. Ancak karşı cinsten birinin yeterli miktarda özgüveni bu yalnızlığa son verir.
Sinan özgüveni yüksek, peşin hükümlü, dürüst ve çirkin bir çocuktu. Okulda çok az arkadaşı vardı ve fazla konuşmazdı. Nedenini bilmiyorum ama ben de Sinan’ın arkadaş olarak kabul ettiği azınlık grubun içindeydim. Bir gün öğleden sonra dersi kırıp okulun hemen karşı sokağında bulunan mesut abinin meyhanesinde bira içmeye gitmiştik. Havadan sudan konuşup sakin sakin biralarımızı yudumlarken birden bire ciddileşip. ‘’2001 krizi’’ demişti, ‘’Türkiye’de birçok kişiden birçok şey götürdü, benden de babamı. Babam bir gecede her şeyini yitirdi. Çok zor zamanlardan geçtik, buhranlı zamanlardan.Ve dayanamadı sonunda. İntihar etti. ‘’ Bazen böyle olur. Birisi yaşadığı büyük bir acıyı paylaştığında size söyleyecek hiçbir şey bırakmaz, kelimelerin havada asılı kaldığı ağır bir atmosfer yayılır havaya.
Sinanlar meyhanede içtiğimiz o günden sonra iki ay daha dayanabildiler. Anneannesinin Edirne’de kendisine ait bir evi vardı ve İzmir’de kira ödemeye devam etmektense annesiyle birlikte Edirne’ye yerleştiler. Orada liseyi bitirir bitirmez de çalışmaya başladı. Mimar olma hayalinden, İzmir’den; tozun toprağın, çiçeğin, havanın birbirine karışmasından doğan ve kendisine hep aynı şeyi hatırlatan mahallesine özgü o kokudan vazgeçti. Ama Ceren’den vazgeçmedi… Birliktelikleri dokuz sene boyunca devam ederek Sinan’ın benden Ceren’e göz kulak olmamı istediği bugüne kadar geldi.
Ön camında Edirne-İstanbul yazan otobüs ağır ağır perona yanaşırken otogara henüz gelmiştim. Cam kenarında gördüm onu hemen. Otobüsten indiğinde görüşmediğimiz seneler içinde daha da güzelleştiğini fark ettim. Üzerinde en az lisede giydiği etekler kadar kısa bir elbise vardı ve yerde sürüyerek taşıdığı minik, yeşil bir bavulla bana doğru gelirken kaldırımdaki simitçi çocukların bakışları doğrudan onu takip ediyordu. Sarıldık, birkaç saniye durup gülümseyerek birbirimize baktık ve bir taksi çevirmek için terminalin çıkışına doğru yöneldik.
‘’Naber Ceren nasıl geçti yolculuğun?’’
‘’İyi ya geldik hemen. Yakın mı kalacağım yer? Sen napıyosun asıl? Çok değişmişsin, tanıyamadım resmen. Özledim seni...’’
Doğruyu söylemek gerekirse daha okulda gördüğüm ilk gün çok beğenmiştim onu. Benim için fazla olduğunu düşünmüştüm ama. Rekabet etmek ve girmek istemediğim zahmetlere katlanmak bana göre değildi. Üstelik yüzüm ergenlik sivilcelerinden kıpkırmızıyken Ceren gibi bir kızın benimle birlikte olacağını düşünmek komik olurdu.
‘’Ben de özledim.’’, dedim. ‘’Çok şey var konuşacak ama önce otele gidip bavulunu bırakalım.’’
Lisedeyken bir hafta sonu abimle Galatasaray Bucaspor maçını izlemek için İstanbul’a geldiğimizde kaldığımız otele götürdüm doğrudan onu, bildiğim tek otel de oydu zaten. Kapıdan girdik. Resepsiyon girişte hemen sağdaydı.
‘’Bir oda istiyorum.’’
‘’Çift kişilk mi?’’
‘’Hayır, sadece arkadaşım kalacak.’’
Resepsiyonist bazı belgeler getirmek için içeriye gitti, biz de beklemeye başladık. Çok samimi olmadığınız birisiyle yıllar sonra görüşüyorsanız ve bu görüşme bir taraf için bir tür zorunluluktan kaynaklanıyorsa araya uzun sessizliklerin girmesi kaçınılmaz oluyor. Lobiye çevirdim bakışlarımı. Bir baba oğul, belli ki adam oğlunu bir sınava veya maça filan getirmiş köyden, kasabadan. Bir diğeri yaşlı bir çift. Kadının saçları beyaz, sıkılıyor gibi, adam hep konuşuyor.
‘’Anahtarlarınız, efendim. Oda 202. İkinci katta koridorun sonunda. Bavulunuz için yardım ister misiniz?’’
İstemedik. Ödemeyi peşin yaptı. Bavulunu yukarı kadar çıkardım.
‘’Geç oldu ben kaçayım, hem sen tekrar yaparsın biraz, yarın sınavdan sonra görüşürüz artık.’’
‘’Gelmek istemez misin içeri, laflarız biraz?’’
Geri çevirmedim. Küçük ama konforlu bir odaydı. Temiz bir banyo, yan odada tek kişilik yatak ve pencerenin önünde ikili bir kanepe . Bir de küçük bir ayna. Ben kanepeye oturdum, o da yanıma, dizleri bana dönük.
‘’Ee, hazır mısın sınava?’’
‘’Hazırım, ama değil de gibiyim. Bilmiyorum yaa, bitsin de bir an önce, ne olursa olsun sonra.’’
Konuşurken eteği iyice sıyrılmıştı ve ben istemeden de olsa bacaklarına bakıyordum. ‘’Sıyırsam şu eteği’’ diye geçirdim içimden, ‘’saçlarını okşasam ve boynundan öpsem yavaşça. Sinan bilmek zorunda değil ki hem. Tek gecelik bir macera. Birbirini bir daha görmek zorunda olmayan iki eski arkadaşın bir anlık zaafı. Hayati bir sınav öncesi doğal bir gevşeme egzersizi.’’ Öksürdü ve sıkılganlıkla aniden ayağa kalktı Ceren, fark etmiş olmalıydı durumu.
‘’Cam açayım biraz, çok havasız odanın içi.’’
‘’Ben de kalkayım yavaş yavaş’’ diyebildim, ‘’hem senin dinlenmen lazım.’’
Kal demedi, kapıya kadar yolcu bile etmedi, iğrenmiş olmalıydı benden. Haksız da sayılmazdı. Ne biçim bir adamdım ben? Şahsi tarihi acılarla dolu arkadaşına ihanet etmekten tereddüt etmeyen fırsatçı bir sapık?
Koşarak indim merdivenlerden. Lobideki köylü çocuk veya sıkılmakta olan yaşlı kadın ben olsaydım keşke diye düşündüm. Hızla çıktım otelden ve taksiye binip doğruca evime gittim. Zor attım yatağa kendimi. Gözlerimi sıkıca kapattım. Güzel şeyler düşünerek unutmalıyım olanları diye düşündüm, aklımdan kovmaya çalıştım Ceren’i, yalnızlığımı, dedemden kalan evde baba parasıyla yaşamaya devam eden bir hiç olduğum düşüncesini. Terası, rüzgarı düşündüm. Sonra başka güzel şeyleri de, ayın en güzel halini, mesut abinin meyhanesinde harcanan kayıtsız lise günlerini düşünerek uykuya daldım.